Türk kılıçları yeniden şekilleniyor

0
62

MEHMET BAYER – 10 Haziran 2020 – HİBYA – Uzun yıllar metal üretimi ve işleme sektöründe görev yapan Sacettin Arsu, şimdilerde klasik Türk kılıçlarını şekillendiriyor.

Çanakkale Sanat Enstitüsü Metal İşleri Bölümü’nden 1974 yılında mezun olan, ardından uzun yıllar metal üretimi yapan firmalarda görev alan, kendisi de aynı sektörde şirket kuran Arsu, zamanının çoğunu kopamadığı metal işlerine, özellikle Türk kılıçlarına adadı.

Arsu, HİBYA muhabirine yaptığı açıklamada, tarih boyunca Türk kültürünün vazgeçilmezi olan, ”namus” yerine konulan kılıçların değişik modellerini araştırıp, koleksiyon amaçlı üretimini yaptığını söyledi.

Araştırma yaparken kılıçların çoğunun tanınmadığını ya da isimlerinin yanlış telaffuz edildiğini tespit eden Arsu, üretmeye çalıştığı bazı kılıç modellerinin görsel olarak yeni nesile aktarılması için müzeler ve okullarda kılıçlar hakkında tanıtım ve bilgilendirme yapma arzusunda olduğunu dile getirdi.

Arsu, kılıcın, Türklerin ok ve yaydan sonra kullandığı en önemli silah olduğuna işaret ederek, ”Türkçe’nin en eski dönemlerinden itibaren aynı adla anılan bu silah, İslami dönemde Farsça ‘Tiğ’ ve ‘Şemşir’, Arapça ‘Seyf’ ve ‘Hüsam’ gibi adlarla anılmıştır. Tarihimiz boyunca kılıç, güç sembolü olarak dünyaya kendini tanıtmıştır.” dedi.

Türk kılıçlarını, haçlılar ve diğer ulusların kılıçlarından ayıran özelliklerinin başında eğriliği ve tek tarafının keskinliğinin geldiğini aktaran Arsu, şu bilgileri verdi:

”Namlu üzerinde halk tabiri ile ‘kan oluğu’ denen oluklar, kılıç modeline göre tekli ya da çoklu olarak açılmaktaydı. Burada esas amaç, kılıç namlusunu hafifletmek ve gelen darbelere karşı çeliğe mukavemet kazandırmaktı. Kılıç çeliği özel olarak dökülmekte ve dövülerek işlem sonunda ısıl işleme tabi tutulmaktaydı. Kılıcın üretimi ile ilgili bazı katı kurallar uygulanmakta ve bu kurallar fermanla yayınlanmaktaydı. Örneğin, kılıcın kabzasının boya ya da vernik gibi maddelerle kaplanması yasaklanmış, keten tohumu yağı gibi ürünler kullanılmıştır. Bunun da sebebi, kılıç kabzasının ter ya da kanla elden kaymasını önlemekmiş. Türk kılıçları esnek, sert, hafif ve çok keskin olmaktaydı. Bunun doğal sonucu olarak eğitimini almayan kişiler, özellikle Türklerden ele geçirerek kullanmaya çalışan yabancılar, kılıcı kullanmayı başaramamakta ve kırılmasına neden olmaktaydı. Bu özellikler, Hristiyan kılıçlarının ağır olması nedeniyle savaşlarda çok büyük bir başarı sebebi olmuştur.”

Arsu, kılıçların ”cebehane” denen imalat atölyelerinde ”ameli” olarak adlandırılan ustalarca üretildiğini belirterek, şöyle dedi:

”Osmanlı İmparatorluğu’nun çok geniş olması ve kontrolü altındaki ülkelerde çok çeşitli ameli ustalar bulunması nedeniyle, değişik kılıçlar üretilmiştir. Türk gençleri, kılıç eğitimi almaya çok küçük yaşlarda başlayıp, başarılı olmaları halinde kılıç kullanmaya hak kazanıyorlardı. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde kılıç, statü sembolü olmuş, sahibi makamı ve rütbesine göre kılıç kuşanmıştır. Kişinin gelir düzeyi ne kadar yüksekse sahip olduğu kılıç o kadar kıymetli olmuş, üretilirken gümüş, altın savatlarla ve değerli taşlarla bezenmiştir. Kılıcın taşınması da belirli kurallara bağlı olmuştur. Kınından biraz sıyrılarak karşı tarafa gösterilmesi bile tehdit unsuru sayılmıştır. Kılıçlar, sahibinin vücut yapısına göre belirli ölçüler dahilinde üretilmekteymiş.”

– Kılıç türleri

Sacettin Arsu, kılıçların, namlu (Kılıcın kesme işlemini gören ana gövde), kabza (Namlunun ucunda bulunan ve kılıcı tutmaya yarayan sap bölümü), balçak (Namlu ve kabza arasındaki eli karşı darbelerden koruyan siperlik) ve kından (Kılıcın içinde bulunduğu ve bele asılmasını, ortamdan, nemden korunmasını sağlayan, genelde ahşaptan yapılan kılıf) oluştuğunu söyledi.

Arsu, bazı kılıç modelleri hakkında şu bilgileri verdi:

”En karakteristik Türk kılıçlarından olan ‘Kilij’in kökeni, Asya Hunlarına kadar gider. En önemli özelliği namlunun ortasındaki büküm, oluk ve yalmanı ile darbe ve kesme gücünün oldukça yüksek olmasıdır. ‘Yatağan’, Osmanlı döneminde yaygın olarak 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar kullanılmış meşhur ve etkin bir kılıçtır. Halk arasında ‘kulaklı’ olarak bilinir. Formundaki farklılık ve aykırı şekli nedeniyle, düşmandan gelen her türlü darbeyi kolaylıkla bertaraf etmektedir. Kılıç yoğun olarak bele yatay bağlanması ya da kuşağın arasına sıkıştırılarak (Efeler) taşınması ile bilinmektedir. Tarafımdan bazı Yatağan kılıçları restore edilmiştir. 

‘Şemşir’ adlı kavisli kılıcın kökeni 9. yüzyıla, Orta Asya’ya dayanır. Farsça kılıç anlamına gelen şemşir, diğer kılıçlardan farklı, bele yatay olarak takılır. Tip olarak eğri, uca doğru incelen ve sivrilen bir formdadır. Yandan görünüşü aslan kuyruğunun kıvrıklığını anımsatır. ‘Karabela’, Osmanlı kökenli olan bu kılıç, Yeniçeri ve sipahiler tarafından kullanılmıştır. Karabela’nın en genel ayırt edici özelliği, kabzanın kartal başı formunda olmasıdır. Kullanımdaki rahatlığı, hafifliği ve Türklere askeri açıdan duyulan hayranlık sebebiyle Avrupalılar tarafından benimsenmiştir. Türkler, 17 ve 18. yüzyılda kullanmış, sonraki yüzyıllarda Polonyalılar tarafında rağbet görmüş, onların resmi kılıç formu olmuş ve ‘Leh kılıcı’ olarak anılmıştır. ‘Pala’, eğri, genişliği ucuna doğru olan yalmanlı bir yakın dövüş silahıdır. Kılıcın bir modeli tarafımdan da yapılmıştır. ‘Ertuğrul Alayı’ kılıcı, gümüş ve altın kakmalı, devlet armalı bir süvari silahıdır. Çok çeşidi olup, Abdülhamit Han’ın muhafız alayı olan Ertuğrul (Söğüt) Alayı’nın özel kılıcıdır. Söz konusu kılıcın orijinal bazı parçalarının teminini tamamladım. Kılıcın bir örneğinin yapımına başlayacağım.”

Hibya Haber Ajansı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here